Yüzeysel Yaşamak

Hayata gözlerimizi açarız. İçine doğduğumuz gerçeklikten habersiz,içgüdülerle ve basit hareketlerle o gerçekliğe tutunmaya çalışırız. Peki neden daha ne olduğunu dahi bilmediğimiz bir oluşun içinde kalmak isteriz? Bir şeyler yemeye ihtiyacımız olduğunu hissedip ağlayarak bu talebi dış dünyaya duyururuz. Belki de bilincimizin daha hakim olamadığı bir zorunluluktur o davranış. Evet,yeni doğmuş bir bebek gelecek için hayal kuramaz,plan yapamaz ve ancak içgüdüleri ile hareket edebilir. Ağlaması da bir içgüdüdür çünkü ona kimse ağlamayı öğretmemiştir daha önce. Peki "içgüdü" nasıl vardır ve neden hep "hayatta kalmayı" hedefler?

Yeni doğan bir bebek suya doğmuşsa yine içgüdüsel olarak yüzmeye başlar. Annesinin plesentasında yüzer durumdadır hep çünkü. Ancak bu fiziksel bir harekettir. Hayatta kalmaya programlı bir içgüdü ise bundan farklıdır.  "Her zaman hayatta kal" içgüdüsü de-bir bebek için-fizyolojik olarak açıklanamıyorsa buna teolojik bir açıklama getirilebilir belki. Evet o bebek hayattan habersizdir ama yine de hayata tutunmaya çalışmaktadır. Bebek,bu genel anlamda fizyolojik olmayan içgüdüyü,fizyolojik içgüdüler ile destekler. Yani, "hayatta kalmak" olan ve fizyolojik olmayan içgüdü, hayatta kalmak için yemek yemek,buna bağlı olarak da fizyolojik olan ağlama içgüdüsünü doğurur. En başa tekrar dönersek;aslında günlük hayatta hiç de irdelemediğimiz ,hayatta kalmak içgüdüsünün nereden geldiği sorununa, teolojik düşünceyle tanrısal bir anlam yükleyebiliriz.
Tabi,materyalist bir düşünce ise bunu reddederek hayatta kalmanın biyolojik oluşumun gereği olduğunu söyleyecektir. Ancak bu çok farklı bir konu olduğu için buna girmeyeceğiz


Hayatta kalmak olgusunun bilinç boyutuna bakarsak olay çok daha karmaşık bir hal alacaktır. Bu dünyaya geliyoruz,yıllar geçtikçe ortam şartlarına,bulunduğumuz çevreye ve yanımızdaki insanlara göre karakterimiz şekillenmeye başlıyor. Ve hayatta kalmanın yanında bir sürü sorun ekleniyor hayatımıza. Daha iyi bir iş,daha büyük bir ev,daha lüks bir araba ve daha mutlu bir yaşam isteği ironik bir şekilde bizim mutluluğumuzdan feragat edip bu emeller yolunda daha çok ter dökmemize neden oluyor. Ve bunları yaparken de daha uzun yaşama isteği sarıyor bizi.

Hedeflerimize öyle odaklanıyoruz ki,ne kadar yüzeysel bir hayat yaşadığımızı fark etmiyoruz.
İş arkadaşımızdan ya da sınıf arkadaşımızdan nefret de etsek yüzüne gülüyoruz. Çıkar ilişkilerinin insanın doğasını zehirlediğini çok ama çok iyi biliyoruz. Ama basit hedeflerimiz yüzünden bu pisliğe de ortak oluyoruz. Bizim bile olmayan fikirler,toplumda hakkımızda nasıl düşünülmesini istediğimize göre reklam unsurumuz oluyor. Dünyadaki işleyişin ne kadar hastalıklı olduğunun farkındayız belki,ama bizim "daha iyi bir yaşam" doğrultusunda öyle yüce(!) hedeflerimiz var ki,asıl sorunları göz ardı etmekle kalmayıp kendi söylediğimiz yalanlara inanıyoruz. Dikkatli bakınca her ilişkiden,her insandan ve her yerden samimiyetsizlik akıyor. Nefreti gözardı edip bunu normalleştiriyoruz.


Hayatta kalmak ve sonra daha iyi yaşamak hedefi,bizi mahvediyor. Hedeflerimiz bizi ele geçiriyor ve olması gerekenden ne kadar uzaktayız,farkına bile varmıyoruz. Yüzeyselliği bırakıp olayların içine girersek,içeride bizi bekleyen pislikten haberdarız. Ve korkuyoruz. Her gün mutlu numarası yapıyoruz. Bizim olmayan bir kalıpta,maskelerimizin altında,olmadığımız gibi yaşıyoruz.

Olduğu gibi yaşayanlara,ve en azından yaşamaya çalışanlara selam olsun. Size her şeyden çok ihtiyacımız var.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Aptalların Distopyası

Kahramanlar